Yıllar önce Altınoluk'ta Özlem'le birlikte gündüz denize girip gece kitap sattığımız günler. Hayat bize güzel anlıycaanız. Bugün de şurda girelim denize şımarıklıklarıyla geçen günün ardından akşama doğru tezgaha geçiliyor. Karşımızda bütün gece "İstanbul Osmanbey'den" nidalarıyla tişört satan abilerin deposundan kitapları alıp tezgaha diziyoruz. Bi yandan da abilerin demlediği çaydan nasipleniyoruz ilk kez dinlediğimiz Koma Amed'in ne de güzel bir gurup olduğunu konuşurken. (Ulan "abiler" dedim ama yanlış anlaşılmasın, bu "abiler" o "abiler"den değil!) Tezgahta korsan yok şükür. Hatta Beyazıt Meydanındaki tezgahta sattığımız kimi ikinci el, kimi nadir envai çeşit kitap var. Yolun başındayız ya, sattığımız her kitap hakkında da bir fikrimiz var evelallah. Öyle güzel tezgah yani ayıptır söylemesi.
Neyse efendim akşamlardan bir akşam üstü herkes çay bahçelerine akın akın giderken ablalardan bir abla yanaşıyor tezgaha, tezgah dediğimde eni beş boyu 3 metre falan, şöyle bir tarıyor gözleriyle ve soruyor: "Kitaplar kaçaaa?" "Üç kilo yüz abla!" diyebiliyorum sadece, "Hııım" diyor abla. O "Hııım"dan anlıyorum ki abla şimdi çay bahçesine gidiyor dondurma yemeye, kitapları da dönüşte alma niyetinde, hem o kadar taşımasın boşu boşuna hem de ezilmesin kitaplar...
Başka bir gün sakin bir akşam üstü, kır sakallı bi abi diğer kitap tezgahlarına dikkatli dikkatli bakarak geliyor solumuzdan solumuzdan. Diğer tezgahlar bizden daha çok iş yapıyor, hatta acıyorlar bize. "Sana Gül Bahçesi Vaad Etmedim", "Sofie'nin Dünyası" "Bir Aktör Hazırlanıyor" kombosundan hiç biri yok bizim tezgahta çünkü. Haliyle anlam veremiyorlar nasıl oluyor da para kazanıyoruz biz bu işten. %40'la vermeyi teklif eden bile var sağolsunlar da bize gelmez işte dayı. Neyse mevzuyu dağıtmayalım. Abi baktığı her tezgahı "Bu değil, bu da değil, ı-ıhh bu da değil!" diyerek geçiyor, geliyor bizim tezgaha. Şöye bir bakıyor hızla, hah diyor. Parmağını uzatıp soruyor bir telaş ve aceleyle: "Suç ve Ceza'nın başkahramanı kimdi?" Özlem'e dönüyorum nooluyor diye, sonra dönüp annesine yaramazlık yaparken yakalanmış çocuk misali veriyorum cevabı: "Rasputin!". Hay yaşa diyip gidiyor adam büyük bir rahatlık ve mutlulukla...
Yaz bitiyor, İstanbul'a geliyoruz. Yine Beyazıt Meydanında tezgaha yazılırken kısmetimize Anabala Han'da bir dükkan açıyoruz hasbelkader. Komşularımız oluyor pasajda, Şenol Abi'yi tanıyoruz. Şenol Abi açık deterjan, şampuan falan satıyor minicik dükkanında, ama pasajdaki bazı "sahafçı"lardan daha vakıf bir çok mevzuya. Babası Tarkan'ın (şarkı söyleyen değil, öbürü) perçeminin anlına yapışmasını sağlayan jölenin üreticisi ve tedarikçisi, Şenol Abi gururla anlatıyor bunu her daim.
Sabah seremonisi aynıdır pasajlarda. Açarsın dükkanı önce, sonra esnafa selam verirsin meşrebince... Ben de açıyorum dükkanı, ya nasip diyerek sonra çayımı söylüyorum ocağa, sonra da Şenol Abi'ye selam vermeye gidiyorum. Küçücük dükkanına girip "Günaydın abi, hayırlı işler." diyorum. Şenol abi daha selamımı alamadan sağımdan bir ses kükrüyor: "Raskolnikov'du ulan!"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder