10 Ağustos 2017 Perşembe

Üç kilo yüz...



Yıllar önce Altınoluk'ta Özlem'le birlikte gündüz denize girip gece kitap sattığımız günler. Hayat bize güzel anlıycaanız. Bugün de şurda girelim denize şımarıklıklarıyla geçen günün ardından akşama doğru tezgaha geçiliyor. Karşımızda bütün gece "İstanbul Osmanbey'den" nidalarıyla tişört satan abilerin deposundan kitapları alıp tezgaha diziyoruz. Bi yandan da abilerin demlediği çaydan nasipleniyoruz ilk kez dinlediğimiz Koma Amed'in ne de güzel bir gurup olduğunu konuşurken. (Ulan "abiler" dedim ama yanlış anlaşılmasın, bu "abiler" o "abiler"den değil!) Tezgahta korsan yok şükür. Hatta Beyazıt Meydanındaki tezgahta sattığımız kimi ikinci el, kimi nadir envai çeşit kitap var. Yolun başındayız ya, sattığımız her kitap hakkında da bir fikrimiz var evelallah. Öyle güzel tezgah yani ayıptır söylemesi.
Neyse efendim akşamlardan bir akşam üstü herkes çay bahçelerine akın akın giderken ablalardan bir abla yanaşıyor tezgaha, tezgah dediğimde eni beş boyu 3 metre falan, şöyle bir tarıyor gözleriyle ve soruyor: "Kitaplar kaçaaa?" "Üç kilo yüz abla!" diyebiliyorum sadece, "Hııım" diyor abla. O "Hııım"dan anlıyorum ki abla şimdi çay bahçesine gidiyor dondurma yemeye, kitapları da dönüşte alma niyetinde, hem o kadar taşımasın boşu boşuna hem de ezilmesin kitaplar...
Başka bir gün sakin bir akşam üstü, kır sakallı bi abi diğer kitap tezgahlarına dikkatli dikkatli bakarak geliyor solumuzdan solumuzdan. Diğer tezgahlar bizden daha çok iş yapıyor, hatta acıyorlar bize. "Sana Gül Bahçesi Vaad Etmedim", "Sofie'nin Dünyası" "Bir Aktör Hazırlanıyor" kombosundan hiç biri yok bizim tezgahta çünkü. Haliyle anlam veremiyorlar nasıl oluyor da para kazanıyoruz biz bu işten. %40'la vermeyi teklif eden bile var sağolsunlar da bize gelmez işte dayı. Neyse mevzuyu dağıtmayalım. Abi baktığı her tezgahı "Bu değil, bu da değil, ı-ıhh bu da değil!" diyerek geçiyor, geliyor bizim tezgaha. Şöye bir bakıyor hızla, hah diyor. Parmağını uzatıp soruyor bir telaş ve aceleyle: "Suç ve Ceza'nın başkahramanı kimdi?" Özlem'e dönüyorum nooluyor diye, sonra dönüp annesine yaramazlık yaparken yakalanmış çocuk misali veriyorum cevabı: "Rasputin!". Hay yaşa diyip gidiyor adam büyük bir rahatlık ve mutlulukla...
Yaz bitiyor, İstanbul'a geliyoruz. Yine Beyazıt Meydanında tezgaha yazılırken kısmetimize Anabala Han'da bir dükkan açıyoruz hasbelkader. Komşularımız oluyor pasajda, Şenol Abi'yi tanıyoruz. Şenol Abi açık deterjan, şampuan falan satıyor minicik dükkanında, ama pasajdaki bazı "sahafçı"lardan daha vakıf bir çok mevzuya. Babası Tarkan'ın (şarkı söyleyen değil, öbürü) perçeminin anlına yapışmasını sağlayan jölenin üreticisi ve tedarikçisi, Şenol Abi gururla anlatıyor bunu her daim.
Sabah seremonisi aynıdır pasajlarda. Açarsın dükkanı önce, sonra esnafa selam verirsin meşrebince... Ben de açıyorum dükkanı, ya nasip diyerek sonra çayımı söylüyorum ocağa, sonra da Şenol Abi'ye selam vermeye gidiyorum. Küçücük dükkanına girip "Günaydın abi, hayırlı işler." diyorum. Şenol abi daha selamımı alamadan sağımdan bir ses kükrüyor: "Raskolnikov'du ulan!"

25 Temmuz 2017 Salı

Rakı 11'i

Şu bizim Fabri tam rakı içmelik adam değil mi allaasen? Neşesi yerinde, efkarı kıvamında, muhabbeti de güzel bi arkadaş gibi duruyo. Ben içerim yani onunla. Ama Babel'le olmazmış gibi geliyor misal. Böyle mesafeli gibi ama değil gibi de, tedirgin ediyo adamı bilemedim ki. Talisca'yla da içilmezmiş gibi duruyo, böyle kadehi çok şekilli doldurur tamam, sonra suyu öyle güzel eklerki üstüne bulutlar bardağa dolar sanki, hele buz atarken çın çın sesiyle senfonik rock yapar ama gel gör ki daha ilk kadehte yamulurmuş gibi bi hava yok mu? Ama bak Cenk'le içilir güzelce, her şekil içilir, her yerde, her saatte içilir bi kardeş Cenk, kıvamını bulunca bi türkü bile patlatır en fiyakalısından. Öte yandan Quaresma'yla içmem ben çünkü garsonu döver, mezeyi beğenmez, çalgıcıya el kol hareketi yapar, hesaba itiraz eder falan ne biliim, yani durduk yere ağzımızın tadı kaçar sanki. Oğuzhan’la içer miyim emin değilim, böyle bilmiş tavırlar ama bi bok da bilmiyo sanki… Yok yok içmem onunla da. Tolgay’la içerim daha iyi, hem ne zaman çağırsam gelirmiş gibi duruyo Tolgay, bahane bulmaz yani, hemen gelir meşrebince içer çocuk. Gökhan’ların Gönül’üyle de içilirmiş gibi, ama İnler olanı viskici sanki? Beck desen birayı fondip yapmaya alışmıştır o, rakıyı beceremez, Atınç desen annesinden izin almak lazım gibi, Tosiç de ikinci kadehten sonra yan masaya falan sarar neme lazım. Marcelo, Rodolfo falan kafayı bulunca sambaya yeltenir rezil eder seni, onlar da olmaz. Ömer desen meşrebine uymaz, Caner de benim kafa değil. Bi Olcay vardı bi ara ama o da yarım ekmek hamsiyi çakıp kolbastı vuruyor şimdilerde…Eeee? Geriye kaldı bi kişi! Ama ne “bi kişi”. Buluşmayı ayarlar, ekibi toparlar, mekanı bağlar, mezeleri seçer, kadehleri doldurur, çalgıcıları coşturur, muhabbeti açar, derdini dinler, efkarını alır, endişeni süpürür, keyfini getirir üstüne de hesabı öder, yetmez herkesi eve bırakır bi de yatağa yatırıp üstünü örter... Daha ne olsun! Allah seni başımızdan eksik etmesin Atiba…

Ferhan Şensoy’un “Oteller Kitabı”na ithafen...

“Preparatoire 1-A” yarı dönem bitmiş, karnenin yanına bir de “Prix d’Excellance” koymuşlar… Sizin anlıycaanız bu kolejli çocuk Hazırlık 1’in ilk dönemini takdirle geçmiş. Keyfim yerinde, içimde bir sevinç, bir de kağıt var elimde “Bolu Gezisi” ile ilgili bilgiler içeren. Mahallede bi hava giriyorum eve, karnemi veriyorum önce anneme, sonra da önemsizmiş gibi takdirnameyi. Gezi kâğıdı en son verilecek, yemezse yalvarılacak ama önce baba beklenecek… Akşam baba da geliyor, takdiri verince havalara uçacak diye bekliyorum. Bekliyorum da yer mi Terzi Recep, aferin diyor kuru kuru ama sesindeki gurur salondan taşıp, evin kapısından çıkıp apartman koridorunu geçiyor, bahçe kapısından hızla ilerleyip taa Tokat’a çobanlık yaptığı çayırlara, oradan da kasabada işe girdiği ilk terzihaneye kadar gidiyor. Yalnız aferin lazım değil bana şu an, o takdirname beni cumartesi sabahı tüm mahalle çayırda top oynarken parmağıma yüksüğü takmaktan kurtaramayacak. Hem ben top oynamak istemiyorum ki o an. Ben Bolu’ya gitmek istiyorum. Gitmek istediğimi bildirir kağıdı babama uzatıyorum. Salı akşamı Kadıköy’den hareket, otobüsle Bolu’ya varış., Kartalkaya Otel’e aynı gece yerleşme falan filan… İki gece otelde kalıcaaz arkadaşlarla. Babam kağıda bakıyor, fiyat yazan kısmı ölçüyor kafasında, çobanlığını falan düşünüyor belki sonra, annemden de çekiniyor olabilir bilemiyorum ama en sonunda tamam diyor. Allahıııım!

Cumartesi pantolon paçası dikiyorum. Pazar bavulumu hazırlıyorum, pazartesi salı da bi şekilde bitiyor nihayet. Kadıköy’den akşam vakti kalkıyor otobüs. Hava karanlık, otobüs kıyak! Ay farkıyla belki de en küçüklerinden biriyim otobüsün. Temmuz doğumlu bir gariban, sınıf arkadaşları tarafından hiç doğumgünü kutlanmamış bir garip. Bazı sakallı adamlar da var otobüste. Hoca değil onlar bizim lise sonlar. Yaşıtları üniversiteden diploma almak üzereyken iki sene hazırlık e bir sene de sınıf tekrarı derken hala liseli liseli geziyorlar ortalarda (Ben tabii o gün bilmiyorum çok sonraları sakallı bir liseli olacağımı) Harala gürele, hocaların silence seslerinin gürültümüzde kaybolması eşliğinde varıyoruz otele. Herkes bavulunu alıp resepsiyona koşuyor. “Aaa babamın mekanı” esprisini yapsam mı diye geçiriyorum bi an aklımdan vazgeçiyorum. Kimle kalıcaaz? Ben kimle kalıcaaz diye aval aval bakarken ohoo herkes kurmuş gurubunu. Bedenci Sedat Hoca sesleniyor odalarına çıkanların arkasından: “11:00de kontrole geliyorum, herkes yatmış olsun” Ulan saat olmuş onbuçuk zaten, hayatımda ilk kez bi otelde kalıcam, onda da hemen uyutacak bizi adam. Hayır daha odam belli değil, oda arkadaşım belli değil derken, ayazda kalan son üç kişi bir odaya yerleştiriliyoruz. Biri sakallılardan, diğeri de bizim diğer şubeden tanımadığım bir çocuk. Çok efendi bir şekilde çıkıyoruz odaya, sakallı abi hemen talimatları veriyor, hoca gider gitmez ben çıkıyorum, sakın açık vermeyin! Haydaa, ulan baya bayaa suçuna ortak ediyor bizi. Biz abi yapma falan derken Sedat Hoca’nın saat 11i geçmesine rağmen gelmediğini fark edince çıkıyor sakallı. Diğer çocuk ta ben arkadaşların odasına gidiyorum diyor, kalıyorum tek başıma Bolu’da Kartalkaya’da bir otel odasında tek başıma. 12 yaşındayım, hava soğuk. 

Tuvalet? Banyo daha doğrusu. Küvet var? Küvet lan! Suyu doldur, içine uzan. Su parası falan yok. Su parası hesaba dahil. Tuvalet alafranga, ohh ne güzel ne rahat kitap okunur burada, sayfalara daldıkça bacağın uyuşma derdi yok! Bir sürü havlu, saç kurutma makinası, şampuan falan. Gecenin bi vakti hiç huyum değilken duş alıyorum küvetin hatırına. Çıkıyorum banyodan, saçlarımı bile kurutmuşum. Pijamalarımı giyiyorum, annem gezi için özel almış, Adidas (abidas da olabilir, puna da, nikee de) eşofman, alt üst takım! Yatıcam artık, battaniyeyi kaldırayım diyorum, ulan!? Yorganın kenarlarını yatağın altına sıkıştırmışlar? Sebep? Deli yatarsınız üstünüz başınız açılır hasta olursunuz sonra ana babanız bizim kafamızı şişirir mi demiş otel çalışanları? Hayır bayaa da sıkı yani. Herhalde diyorum adet böyle. Evet öyle diyorum ve yatağın baş tarafından yılan gibi sokuluyorum yatağa. Tam yerleşiyorum kapı çalıyor, öbür arkadaş… Yatmaya gelmiş, pantolonu çıkarıyor, yorganı battaniyeden söküyor, donla giriyor yatağa. Daha önceden kalmış herhalde otelde. Baksana duşa bile girmedi. Naaptınız demeye kalmadan koridorda bir gürültü duyuldu. Ne olduğunu da anlayamadan gürültü geldi bizim odadan içeri girdi. Yanında da bizim oda arkadaşımız olan sakallıyla onun sınıf arkadaşı sakallılar! Zil zurnalar lan hepsi? Bizim evde sigara içilmez, birayı bakkalda görmemişim ben daha, ama odada sarhoş bi adam var, kusuyor falan. Korkudan gözümü açamıyorum oğlum. Ama sakallı sarhoşluktan değil hocalardan korkuyor, daha doğrusu bizim oda arkadaşı olan sakallı değil de onu yatağa yatırıp bi an önce bu çilenin bitmesinden sorumlu sakallılar korkuyor, çünkü sarhoş sakallı sarhoş nihayetinde, pek farkında değil durumun, o daha çok kusma kısmıyla ilgili. Adama duş falan aldırıyorlar sanırım, çıplak mı lan şu an? O an öyle korktum ki… Ben devekuşu misali gözlerimi sımsıkı kapatmış yorganın altında tir tir titrerken, herif ağlaya ağlaya sızdı. Sonra diğer sakallılardan biri “Hey pöti, dedi, uyudun mu? Uyudum abi, dedim. Bişey duydun mu lan dedi, hayır abi dedim, duymadım. Tamam dedi, duyma da zaten… Gittiler... Bolu’da Kartalkaya’da bir otelde, otelin bir odasında, ismini değil cismini bile hatırlamadığım bir kardeşim, sarhoş bir sakallı, üstümde annemin o gece için aldığı eşofmanlarımla uyku tulumu yatağımda sabahı zor ettim…
Sonraları turneydi, filmdi derken Artvin’den Hatay’a, Muğla’dan Anteb’e yüzlerce otelde kaldım ama hiç biri oniki yaşımdaki o gece kadar unutulmaz olmadı.

Shevek

Tevfik’le Kasımpaşa’da bir mahzende oturuyoruz o zamanlar. Daha doğrusu ben sonradan ve çaktırmadan yerleşmişim yanına. Ben yetmemişim bi de Shevek gelmiş yanımıza. Shevek bizim it. Daha gözleri açılmamışken Özlem’in kardeşi buluyor sokakta, eve sokuyor gizlice, asla bir köpek daha istemeyen müstakbel kayınvalidemin korkusundan ertesi gün bana geliyorlar Özlem’le birlikte. Hey yavrum hey, O getirdikten sonra ben bırak köpeği bokunu bile alırım. Bi de biberon almış, süt falan. Emziriyor. İsim koyalım ama ne? Kahramanlık yapmasını bekleyecek bi durum zaten yok! Shevek geliyor aklıma. Mülksüzler’in başkahramanı. Aşkımızın kitabı aşkımızın meyvesine isim koyuyor. Sonra dönüyor eve Özlem. Ulan Tevfik gitse Özlem kalsa ya! Gerçi müstakbel kayınvalidem Tevfik’i hiç istemez ama… Öpüyor çocuğumuzu kapı ağzında, haydaaa! Ortak çıktı iyi mi! Lan it ben doyamıyorum öpmeye bi de senle mi uğraşıcaaz? Ah Özlem ahh! Zalım anne seni! Çocuğumuzu bıraktın gittin, ben emziriyorum, pis bi de her yere işiyor viyk viyk diye bağırarak. Hayır duymuşum bi yerlerden burnunu işediği yere sürt ve kız bi daha yapmaz diye bişey ama Shevek bayağı anarşist! İlkeli köpek. Burası benim diyor, burası da, burası da ve burası da ve şurası da ve şu köşe de, o köşe de benim, halının şurasıyla kapının arkası da benim, sürekli bölgesini çiziyor arkadaş! Tevfik’le durduk yere papaz oluyoruz, hayır ben işemiyorum ki, bana niye kızıyorsa artık!

Sıklıkla olduğu gibi zil olduğumuz gecelerden birinde ben son paradan bi öncekiyle süt almış Shevek’e içiriyorum. Nasıl olduysa artık düşürdüm biberonu kırıldı! E hayvan da daha yalayıp yutma kısmına geçememiş, emme modunda hala, baktım son paraya, gerçi para da denmez ya ona, Tevfik dedim sende var mı hiç, süt almama bozulmuş Tevfik yok dedi! Gideyim bir biberon alayım diye çıktım dışarı, bakkala gittim, onlarda biberon ne arasınmış, biberon dediğin eczanede satılırmış. Ben ne bileyim oğlum, üç günlük babayım şunun şurasında! Tamam, eczane buluruz biz de. Akşamın dokuzunda nöbetçi eczaneyi buldum, içeri girdim, yanaştım biberonların dizildiği standa, fiyatları bi gördüm, oha! Çocuk sahibi olmak isteyen ailelere biberon fiyatlarını gösterir listeyi ver al sana nüfus planlaması. Aşağılara doğru eğiliyorum belki ucuzları oradadır diye ama yerin dibine girsem bulamıycam belli ki. Eczacı geldi, nasıl bişey bakıyosunuz dedi, dedim abla en ucuzunu, elimde paraya benzeyen şeyi göstererek. Ablanın gözleri doldu, siz ona uygun olanı alın, sonra bırakırsınız parasını dedi. Sağol abla dedim sevinçle, aldım bi tanesini, dank! Lan kadıncağız O’na veriyo biberonu, insan yavrusuna! Çaktırmıyorum ben de, sağolun diyorum büyük bir minnetle, bilse Shevek’e aldığımı hoşt diyecek belki! Belki de demezdi ne biliim, o an onun muhasebesini yapacak durumda mıyım? Çocuğum aç, annesi uzakta, zavallı beş parasız bi babayım ben…

Aldım biberonu, koştum eve. Ben gelene kadar Shevek evde bazı yeni bölgeleri daha sahiplenmiş. Onları temizledim, karnını doyurdum. Hıyar amcası da hiç yardımcı olmuyor zaten. Yorgunluktan bitap düştüm, aldım koynuma Shevek’i yattım erkenden… Sabah güneşi Shevek’e vururken uyandım…

Kıble ne yana düşer usta?

Avanos'tayız, şehrin tepelerine çıkalım diyoruz. Araba da ayıptır söylemesi... Neyse ayıp madem... Çıkıyoruz yukarı doğru. Şehrin yaslandığı yamaç mezarlık. Bir gariplik var ama mezarlıkta... Tamam kıble ne yan bilmiyorum ama belli ki yerlisi de bilmiyor! Ya da rahmetliler henüz rahmetsizken küsmüşler de turşunun iyisi limonla olur diyenler bi yana, hayır sirkeyle olur diyenler öte yana bakıyor! Özlem diyorum ben mi yanlış görüyorum? Dikkat kesiliyoruz, yok arkadaş yan yana iki mezar baş başa vermiş, beri yanda üç mezar Kızılırmak'a bakarken arkalarındakiler güneşin batışını seyretmeyi tercih ediyor! Allah Allaah! Sorucam lan ben birine. Ama etraftaki herkes de ölü kardeşim, hayır mübarek bayram günü biriniz gelin de bi fatiha okuyun, bi çiçek koyun, ne biliim mezarı bi temizleyin arkadaş... Ama yok!

İlerden bir mobilet geliyor, üstünde iki genç kardeşimiz, kolumu çıkarıp dur diyorum gençlere, gençler saygılı duruyorlar hemen. Selamunaleyküm, aleykümselam abi. Buralısınız değil mi? He abi. Bu mezartaşları niye böyle? Nasıl abi? Hepsi ayrı bi yana bakıyor? Yok abi hepsi kıbleye bakıyor? Ulan kıble vakitten vakite mi değişiyor? Arkadaki yiğit dönüp bakıyor mezarlığa! Hee laaa, valla bravo abi biz hiç fark etmemiştik yav, ama sen bunu benim kafama fena soktun, ben bunu hemen araştırıcam abi! Lan yürü git! Sen gelip dedene fatiha okumamışsın belli, onu mu araştırıcan?

Veriyorum gazı, arabaya tabii. Az ileride bir amca var. O bilir belki. Eski toprak nihayetinde. Amca merhaba diyorum, bastonuna yaslanıp soluklanan amca sen kimin oğlusun diyor. Amca için ben bir kişilik değilim, önemli olan babamın kim olduğu. Amca diyorum bu mezar taşları niye böyle? Ne bilem ben, ne yannı gidiyon sen, camiye mi? Gel amca gel, amcayı alıyoruz arabaya, biri sağda biri solda aşağıda iki camii var, aşağıda merkezde olan büyük camiye gidecekmiş. Oraların en verimli en bereketli camisi oraymış, imamı da iyiymiş, çok eskiymiş, hepsini öğreniyorum, bi tek mezar taşlarını öğrenemiyorum.

1932'de doğduğunu zar zor hatırlayan amca caminin önünde inerken aklımıza Ahmet'lerin Mekin olanı düşüyor, aynı yaştalar ve fakat Ahmet Abi genellikle hadi sen git yat artık diyor bana geceyarısını çok geçe bilmem kaçıncı kadeh rakısını yuvarlarken... Avanos'u terk ediyoruz...

Yeni Açık

Seni maça sokiim mi yeğenim? diyor amcam. Amca değil mübarek Alaaddin’in sihirli lambasındaki Cin. Ama tek ayaklı! Amcamın tek ayağı yok. On beşinde falan tezek ya da kersek mi ne taşıdığı el arabası üstüne devriliyor, ayağını sarıyorlar, sonra kangren! Tokat'ın Yatmış köyünde on beşinde tek ayakla kalıyor amcam. Amcam tek ayaklı olmaktan pek şikayetçi gibi durmuyor ben onu tanıdığımda. İşte o amcam Beden Terbiyesinde memur. Kapıda bekçi. Tokat'ın hayal meyal hatırladığım, kim bilir belki de yanlış hatırladığım basketbol salonunun kapısında oturuyor, gelen geçenle konuşuyor bütün gün. Emekliliğine bir iki sene kala da İstanbul'a tayinini çıkartıyor ki daha yüksek emekli maaşı alsın. Aman ne iyi oluyor, pek güzel oluyor.

Bi akşam kardeşine geliyor, babama. Yemek sonrası meyve yerken ansızın o ilahi cümleler dökülüyor ağzından. “Seni maça sokiim mi yeğenim?” Nası yani? Hangi maç? Bizim orda toprak saha var, amatör maçları oynanıyor, o değildir herhalde. Orda istersen taç çizgisine paralel park et, arabanda sıcak sıcak seyret maçını. Benim arabam yok tabii, o yüzden demlikle su satmayı tercih ediyorum genellikle. Yok, o maç değilmiş. İnönü’ye götürcekmiş beni. Turnikede duracakmışım, bilet kontrol yapacakmışım. Sonra gider maçımı da seyredermişim. Üstüne de 14bin lira yevmiye alırmışım! Lan bırak şimdi parayı falan. Yani şimdi yarın İnönü’ye mi gidiyoruz biz? Babam da olmıycak yanımda? Yani o çok güzel küfürlü bestelerde ben de bağırabilicem? 11yaşındayım. Babam almış beni maça götürmüş, Diyarbakır maçı. Haftaya mı sonraki hafta mı artık belli ki Fenerle maçımız var, tribün komple Feneri öpüyor. Kapalıdayız biz. Eski açık başladı “Laciveerttt”, Numaralı bile aşka geldi kükrüyor “Sarııı”, Yeni Açık durur mu yapıştırıyor cevabı “Ananııın”!!! Lan arkadaş bize denk gelen yere bak! Solumda babam, sağımda Mustafa Abi. Nasıl derim ben o kelimeyi? Sadece kolumu kaldırıyorum Kapalı’nın sesi taa Kadıköy’den duyulurken! Babaaa noolur gidiim mi? Bak hem para da kazanıcam? Tamam diyor babam. Onlar meyveden sonra çay içerken ben maça daha kaç saat var onu saymaya başlıyorum. Sabahı nasıl ettim bilmiyorum.

Kalktık hadi gidelim hemen, dur yeğenim kahvaltımızı edek bi! Yav amca sırası mı şimdi kahvaltının? Neyse amcam tadını çıkara çıkara yiyor yemeğini üstüne beş bardak çay daha içiyor. Alıyor değneklerinden birini kol altına diğerini eline. Ben hemen tek ayakkabısını giydiriyorum amcamın. Düşüyoruz yola. Kartal-Beşiktaş otobüsü var o zamanlar. Biniyoruz ona. Amcam bilet basar mı? Tabii ki hayır. Ben atıyorum çift biletimi, haydi şoför bas gaza kurban oliim. Beşiktaş’ta iniyoruz. Ben koşucam aslında da amcam işte. Ağaçlı yoldan yürüyoruz aheste aheste. Eski Açık tarafındaki kulelerden sağdakinin atında bi oda var. Giriyoruz oraya. Belki 100 adam bi de ben. Amcam bi kenarda oturmuş. Birden adımı duyuyorum birinden. Yeni Açık’taki kapılardan birine gidecekmişim. Koştur hemen. Çok heyecanlıyım oğlum, ölücem valla. Amcam maç bitince buraya gel diyor. Amca sen seyretmiycen mi maçı? Yok yeğenim diyor! Anlaşılır bi durum değil benim için ama sorgulayacak zaman da değil.
Kapımı buluyorum, iki abi daha var orda. Gel koçum diyor. Millet üst üste. Turnike dediğin de şimdikiler gibi değil ha, eski vapur turnikeleri işte. Üç kişi aynı anda geçer. Nah geçer, ben ordayım lan. “-almışım amirlerimden terbiye, görmüşüm kurs. gürseydin kurs, alsaydın sıkı terbiye büyüklerinden, konuşmazdın büle cayil süzler. bilirdin yüksektir bir vazfe erşeyden.” Tamam ben kurs falan görmedim, pek disiplinli olduğum da söylenemez ama Beşiktaş lan bu! Çekirdekçi geliyor, al gardaş diyor bi külah çekirdeği uzatıp, geçiim mi şurdan? Al senin olsun çekirdeğin, istemem, başka kapıya diyorum büyük bir şevkle. Lan maça da az kaldı, ama kuyruk kesilmiyor bi türlü, hala gelen var. Oğlum vakitli gelsenize lan. Hepinizin mi amcası tek ayaklı! Köfteci geliyor o ara, köfteciyi de tersliyorum giremezsin diye, garip garip bakıyor bana! Köfteciyi sokmamışım ayrancıyı sokar mıyım hiç? Demeye kalmadan öbür iki abiden biri lan manyak mısın oğlum diyor. Al köfteni sal adamı! Beşiktaş’ım affetsin aldım köftemi ayranımı saldım adamları. Çekirdeğimi de doldurdum cebime. Abiler sigara içip çene çalıyor. Ben de bekliyorum görev bitsin diye. Aha? Ulan maç başladı? Görev yerimi terk edemiyorum ki! Kıvrım kıvrım kıvranırken “Goooooolllll” Koştum hemen merdivenlerden yukarı, neyi göreceksem artık. Tribün coşmuş. Kim attı abi? Feyyaz attı! Ulan Kibar Feyzo daha yeni başlamış maç ne acelen var lan! Neyse döndüm turnikelere geri. Daha nefesim düzelmeden bi gol daha. Yine merdivenlerden yukarı. Kimse de demiyor ki bu çocuk golü göremedi, ağır çekimde tekrar atalım. Küstüm kaderime indim aşağı. Oğlum sen Beşiktaşlı mısın dedi sigara içip çene çalan görevli abi. Dedim elhamdülillah! Lan git maçını seyretsene dedi gevrek gevrek gülerek. Hala da çok severim o hiç hatırlamadığım abiyi. Koştum yukarı. Sağolsun Beşiktaşım 4 gol daha attı. Fenere değilse de Cimboma bayağı giydirdik. Küfürümü de ettim yani, rahatladım.

Maç bitti. Gittim amcamı buldum aynı odada. Millet sıraya girmiş, imzayı atıyor 14bini alıyor. Ben de geçtim kuyruğa. Hadi yeğenim dedi amcam. Dur dedim amca, paramı aliim de. Ben hallettim yeğenim dedi. Çıktık. Amca dedim paramı versene. Naapacaan parayı dedi, maçı seyrettin ya. Tamam maçı seyrettik te, parayı da hakettik be amca! Baklava alıcam eve kazandığım parayla dedim. Allah allah sanki hiç baklava yemediler, alırız şurdan bi kilo portakal yesinler! Parayı görmedim hiç. O bi kilo portakalı da almadık! Ama Beşiktaşım şampiyon oldu.

Birdenbire...

Baba, dedim, elimdeki son pantolonun da ütüsünü bitirdikten sonra, bana para verebilir misin, çekime gidiicem de. Babam hiç bakmadığı gibi baktı bana; Lan dedi her hafta televizyona çıkıyosun, herkes tanıyo seni ama hala yol parasını benden alıyosun. Tamam, babam haklı ama benim planlarımda yoktu ki böyle bir kariyer planlaması?!



Üniversitedeyim, kaydım var daha doğrusu, henüz atılmamışım! Yapmıycam lan daha da tiyatro diyerek girdiğim sınıf öğretmenliği bölümünü bir an önce bitirip Ege’de bir dağ kasabasına tayin çıkartmak niyetindeyken daha 2. ay kendimi üniversitenin tiyatro topluluğunda bulalı 3 yıl olmuş… Bizim seçmelere girdiğimiz günden bir iki hafta sonra eski ekip hocayla kavga edip tamamen ayrılmış, biz ışık dekor sufle perde işlerine koştururken birden kendimizi sezon oyunları için sahnede bulmuşuz. Bir iki yıl sonra o eski ekiple yollarımız kesişmiş bir şekilde, artık onlarla bir tiyatro grubumuz var. Kafamıza göre işler yapıyoruz. Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinden beşini seçip oyunlaştırmışız misal , kendisini de çağırmışız mekana, öncesinde şiirlerini okuyoruz, sonra o küçük bir söyleşi yapıyor falan, bayaa entel takılıyoruz. İsmet Özel gelecek sonraki ay, çok heyecanlıyım ben. Bin farklı şekilde “Ben İsmet Özel, şair , kırk yaşında, her şey ben yaşarken oldu bunu bilsin insanlar” demişim, neredeyse derste yoklama kağıdına İsmet Özel yazıcam o derece… Hatta yanlış hatırlamıyorsam Cem Yılmaz, Bahadır Boysal ve Ahmet Yılmaz ilk söyleşilerini bizim mekanda yaptı.



Mekanın arkasında da bi arkadaş var, İhsan. İhsan’ın cast ajansı var. Müjdat Gezen, Savaş Dinçel falan Azmi diye bi dizi çekiyolar, İhsan’da buraya yardımcı oyuncu, figürasyon falan ayarlıyor. Ama konunun bizimle alakası yok. Biz “Dikkat Köpek Var“a çalışıyoruz o sıra. Akşamlardan bi akşam, “Yarın bi işin var mı?” diyor arkadaş. Yok diyorum, hayırdır? Yav bizim ekipbaşı hastalanmış, yarın da bi kaç oyuncu götürülecek sete, sen gidebilir misin başlarında diyor. Ekipbaşı ne, sete kendi gidemeyen adam niye oyunculuk yapar, ben tam olarak naapıcam anlamıyorum ama kader ağlarını örmüş işte. Giderim canım noolucak diyorum. 3 Ocak 1995 gününün sabahında görevim tam olarak 9’da AKM’nin önünden 5 arkadaşı alıp Güneşli Sokak’taki sete götürmek ve işleri bitene kadar başlarında bekledikten sonra orada olduklarına ve işlerini yaptıklarına dair bir kağıdı bilmem kaçıncı rejiye imzalatmak. Dizini adı Kaygısızlar!



Gittik, rejiyi bulduk, ajanstan geldik dedik. Tamam bekleyin ben çağırıcam dedi. Geçtik bi kenara. Aaa çay da var, içelim bari. Sigara da yaktım. Bekliyoruz. Bizim ajanstan Ali diye bi arkadaş var, onun da ufak bi rolü var, bi de Teoman var Ali’nin ekürisi ama ortalarda yok. Ulan diyorum şimdi arıza çıkarıcaklar. Neyse Ali’nin sırası geliyor. Üçüncü arkadaşın da sette ilk günüymüş. Yönetmen kadroda bazı değişiklikler yapmış yeni sezon itibariyle, eski oyuncuyu değil yeni birini çağırmışlar. Şoray Uzun adında bi arkadaş. Ben de babamın diktiği uzun laciverdimsi siyah paltomla kenarda Ali’nin de işini bitirmesini ve tiyatroya (o akşamlık ajansa) dönmeyi bekliyorum. Fakat sahneye giremiyorlar çünkü Teoman yok. “Sen yapabilir misin?” diyor sakallı adam, yönetmen olan. Oğuz Yalçın adı. Yaparım abi diyorum, ne var ki. (Ne var ki demiyorum tabii) Nihayetinde işi kurtarıcaaz, bi de ajans zor durumda kalmasın falan, tamam. Senaryoyu veriyolar elime, Oğuz Abi anlatıyor, şuradan yürüyün, burada durun konuşun, o köşeden çıkın. Kolaymış lan! Başlıyoruz sahneye, Kültigin bi şeyler diyor, Adam 1 (ki Ali oluyor o) bi şey diyor sonra da ben Adam 2 olarak lafımı söylüyorum: “Üç köşe yetmez, karelere bölelim abiiii!” sonra o köşeden çıkıyoruz, kestiiik!. Oldu mu? Oldu, teşekkürler.



Akşam ajansa gidiyoruz, daha biz varmadan reji aramış, ertesi güne de beni istiyolarmış. Devamlılık tabii diyorum içimden. Yok ondan değil de güzel olmuş o yüzdenmiş. Hadi yaa? Vallaaymış, bi de bölüm başı 1.000.000 TL veriyorlarmış. Oha, para da veriyolar. E yapiyim bari.



Hala da yapıyorum çok şükür…




Eskiciydim Eskiden



Evdeyiz. Cine 5’te bütün filmleri ezberlemişiz artık. İşsiziz çoktandır. İlk dizim henüz bitmiş. Telefonumu arayan yok. Gerçi telefonum da yok o zamanlar… Ev telefonları falan hep telesekreterli. Biz evdeyiz zaten hep, yani telesekretere gerek yok. Zaten arayan da yok. Yaşar abi sağ olsun evin altındaki bakkal, neyimize güvenmişse açmış krediyi, sigarayı bile veresiye veriyor. 1996’yı 97’ye ya bağladık, ya az kaldı… Ezberlediğimiz bir filmin daha üstünden geçiyoruz, şerefsiz sigara bitiverdi aniden. Keyif te kaçtı. Yaşar Abi verir ama istemeye yüz yok ki artık.


Bi kütüphanemiz var evde, sağdan soldan bulduğumuz raflarla kendi yaptığımız,ama kütüphane haa, öyle böyle değil. Çeyizi kitap olan kadınla evlenirsen başka neyin olur ki evde. Onunkilerle benimkiler birleşmiş hiç de fena olmayan bir arşiv çıkmış evde. Ama canına yandığım sigaranın yerini de tutmuyor ki! Başlıyor ağlamaya Özlem. Yahu diyorum dur işte, geçer bugünler de… Ben hep “geçer” derim, o hep “bekler” zaten... (Neyse ki “geçer” genelde) Üç duvarı dönen kütüphanemizin önünde masadayız, kafasını kaldırıyor, gözü caanım kitaplara değiyor. “Satıcam lan ben bunları!” Nasıl yav? İnsan çeyizini satar mı? Baktım ciddi… Bi çanta buldu bi yerlerden, başladı doldurmaya… E sigara da bitmiş ya zaten, ben de başladım seçmeye… Elli kadar kitabı doldurduk çantaya, mutfakta da küçük bi yolluk var, onu da rulo yaptım aldım kolumun altına. İndik merdivenlerden aşağı. Çıktık akşamın karanlığında sokağa. İstiklal dediğin şurası zaten. Turnacıbaşı Sokak’tan yürüdük, hamamın önünden sağa dönüp çıktık caddeye.


Cadde o zamanlar kaynıyor… Ben gözüme bir yer kestirdim, Tokatlıyan Han’ın tam karşısı, şimdilerde Çetinkaya var sanırım, önü de veranda gibi avlu gibi, yoldan bağımsız bir basamak merdiven. Baktım karşıda bi adam bildiğin dükkan kuruyo yola, serdim yolluğu başladık kitapları dizmeye… Daha yarısını bile dizemeden “hoop” diye bir ses, “Kaldır onları birader, orası bizim!” Nasıl sizin lan? Kaldırım burası? Adam minibüsten kolileri indiriyor üç beş kişiyle daha. Dedim abi nasıl sizin yav? Uzatma oğlum dedi, topla git! "Birader"den "oğul"a çok hızlı bi geçiş yaptık yani. Adamlar bu arada koli koli ayakkabı indirip, tezgahı diziyorlar arkadan. Dedim abi ben bi yere gitmiyorum! Nasıl dedim, neye güvendim hiç bilmiyorum bu gün bile… “Lan hasta etmeyin adamı” dedi bu sefer. Çok hızlı ilerliyorum anlıycaanız. "Birader”den “lan”a geçişim 30 saniye falan. “Haydar”a koşar adım gidiyorum. Ama işte sigara bitmiş ulan! Hadi sigara neyse de Özlem ağlamış! Yer miyim lan ben sizin dayılanmalarınızı! Gitmiyorum bi yere dedim. Koca kaldırım senin olsun, ben şuncağız yerde üç kitap satıcam, karnımı doyuracak parayı bulucam, iki paket de sigara parası buldum mu giderim. Adam baktı bana, elini cebine soktu, aha bıçak çekecek derken ben sigara uzattı adam. Sigara verdi lan? “Yenge mi?” dedi. Dedim evet yengen olur, edepli ol, beni delirtme! Dememiş te olabilirim, hatta bugün hala hayatta olduğuma göre muhtemelen demedim. Yolluğun bi ucuna Özlem oturdu, bi ucuna ben, başladık müşteri beklemeye. Daha sigaralar bitmeden geldi bi tane. Ne kadar? Şu kadar! Bu kadar olur mu? Niye olmasın? Abi be şunu bozsana. Bi de poşet versene abi. Ayakkabıcının poşetine koyduk kitabı, paranın üstünü verdik, müşteriyi uğurladık. Sonra biri daha, her akşam burada mısınız, maalesef. Biri daha, aaa aradığım kitap. Sonra bi tane daha… Vallahi karnımızı doyurduk, sigara aldık hatta Yaşar Abiye biraz borç bile ödeyebiliriz… Keyif gıcır yani ulan. Özlem de gülüyor… Ohhh şimdi oldu. Sigara alayım diyorum bi yerden, sonra yok lan diyorum az daha sıkayım dişimi gider Yaşar Abiden alırız, adam o kadar veresiye veriyor, şimdi aldatmayalım adamı. Ama işte güzel anlar çok sürmüyor, adam hadi yeter diyor, aç tezgahın önünü. Hakkaten bizim o küçücük yolluğun önüne yığılan kalabalık adamın tezgahını kapatmış! Biz de halden anlayan insanlarız sonuçta. O gariban da evde çoluk çocuğa ekmek götürmesin mi! Eyvallah abi diyip topluyoruz hemen tezgahı.


Satılan kitaplara üzüldük mü acaba? Ne biliim üzüldük mü, yirmi yıl geçmiş üzerinden… Üzülmüşüzdür muhtemelen ama çok da değil. Turnacıbaşı sokağa dalıyoruz yeniden. Yaşar Abi açık, Yaşar Abi zaten sabahçı. (Meraklısına not, Vakko’nun yıllar önce terk ettiği Beyoğlu’nda Yaşar Abi’nin Zilif Büfesi hala açık, gerçi kendisi artık Parmakkapı’da çay ocağı işletiyor ama kardeşi hala orada) Parasıyla sigara alıyoruz, biraz da yiyecek bişeyler. Biz mutluyuz, Yaşar Abi de mutlu.


Cine 5’te film bitmiş. Olsun zaten ezberlemiştik ki biz onu.İşte sahaflığa giden yolumuzun başlangıcı budur: “Satıcam lan ben bunları!”

Başlangıç



Temmuzun 5'i. 21 yıl önce. İlk o günün sabahı gördüm onu. Şimdilerde idamını bekleyen AKM'nin önünde. Bir film için Akçay'a gidecek otobüse binmek üzereydim. Hiç tanımadığım ama görür görmez sevmeyeceğimi anladığım bir sürü adam vardı etrafımda, Kenara çekilip bir sigara yaktım, boş boş bakıyordum etrafımdaki insanlara. Allahım diyordum ben bu adamlarla 20 gün naapıcam? Sonra birden gözüm bir güzele değdi. Kafasında siyah-beyaz puantiyeli bi şapka vardı. Şapkanın tereğinin altından gözlerini gördüm, ağzındaki sigaranın dumanında kayboldum... Bir bilinmeze çıktığımı sandığım o yolculuk meğer bambaşka bir yolculuk olacakmış, bilemedim o an...



Otobüse bindik, arkama oturdu. Belki de ben ayarlayıp önüne oturdum. Bilemiyorum şimdi tam olarak... Reji gurubundaydı. Elindeki kitabı ne ara görmüştüm tam hatırlamıyorum ama cam tarafından koltuk arasından yarım suratla kafamı uzatıp "Yaa okumuyosan versene, ben çok merak ediyodum o kitabı" dedim. Hayatımın kadınıyla ilk konuşmam buydu, nefis bi giriş yapmıştım anlıycaanız :) Biraz tedirgin verdi kitabı. Mülksüzler. Ursula K. LeGuin... Sonra arkamı dönemedim bi daha. Kitabı koklamayı düşündüm, sapık mıyım lan ben dedim kendi kendime. Zaten saçlarının kokusu burnuma dolup duruyordu az beriden. Molalarda falan yanaşamadım yanına. Akçay'a vardık. Onlar ayrı bir otele biz ayrı bir otele yerleştik. Sonra set falan, bizans askeri oynuyorum. Günde sekiz defa falan ölüyorum. 10-12 kez falan da yaralanıyorum. Aralarda da tahta kılıcımı kenara koyup suni deri eteğimin altından siyah taytımaa soktuğum Kısa Camel'ımdan içiyorum kitabı okurken. "Aaa kemıl mı, bi tane versene" diyor. "Bi tane sigara nedir ki, hayatım senin olsun bebeğim benim" diyorum içimden. Dışarı çıkan ses "Al" oluyor. Öküzüm lan ben! Akşam Güre Sahili, belediyenin çay bahçesi. "Bitirdin mi kitabı" diyor. "Az kaldı" diyorum. Lan konuşsana işte. Mal gibi gitti üç gün boşu boşuna. Dördüncü gün aynı çay bahçesinde, veriyorum kitabı okuyup bitirmiş olarak. Bira mı içiyorum ne, ya da o içiyor da ben de istiyorum, tam tersi de olabilir hakkaten hatırlamıyorum. Konuşuyoruz. Güzel güzel konuşuyoruz. Kendi çapımda da meşhurum o ara, Kaygısızlar'ın ilk sezonu, patlamışız bi nebze, ama tanımıyor o beni. Tüh lan! Neyse efendim uzatmayayım bi kaç gün sonra saçma sebeplerden ortalık karışıyor, reji işi bırakıyor. Ben de gidiyorum lan diyorum! Herhalde oğlum, ne işim var artık benim burada? Punatiyeli şapkasını da almış gidiyor o güzel kadın, ne durucam daha... İyi de daha paramı vermediler bu hıyarlar? Ben de cebimdekini zaten bitirmişim? Neyse nasıl oluyorsa oluyor, biletimi onlar alıyor. Nefis bi hareket daha! Molalarda konuşuyoruz bu sefer. Telefonunu bile veriyor :) Ehi :) Sonra İstanbul. Sonra buluşmak, sonra... Sonrası iyilik güzellik...



Bir yıl sonra 1996 yılında Mersin'de, o zaman ülkenin en yüksek binasında, o binanın -2. katında nikahlanıyoruz. Şahidin birini ne o tanır ne ben. Balayımız Kız Kalesi'ne bakan bir plajda bir çadırda...Tam 20 yıl bitti bugün. 20 yıl birlikte sevindik, birlikte üzüldük. birlikte direndik, birlikte kaçtık. Çok ağladık, çok güldük. Kavgalarımıza apartman uyandı. Sıfırdan işler kurduk el ele, sonra o işleri yedik bitirdik bir nefeste. Battık birlikte, sonra tekrar çıktık birlikte. 20 yılda 200 yıllık iş yaptık. 20 yılda 100 yıllık kavga ettik. 20 yılda 1000 yıllık sevgi verdik birbirimize. İki tane de çocuğumuz oldu, ellerinizden öperler.. İkisi de pek güzeller. Aşk çocuğu onlar çünkü . Çukurcuma'da tuttuğumuz o ilk ev. Dizi bitmiş, kimse de aramıyor. Canına tak edişi, kitapları sırtlanıp satmaya çıkman... Ticarete girişimiz bile nefismiş baksana... Beyazıt Meydanı'nda bereketli bir kitap satış gününden dönerken de, bir aylık kiramızın üç katını bölüm başına teklif ettiklerinde de, Anabala'da dükkan açarken de, Nişantaşı'nda ofis döşerken de ne güzel güldün hep, sen güldükçe ben daha da güçlü oldum...Çok yalnız bıraktım seni ama sen hiç bırakmadın elimi.



Çok sevdin beni, çok sevdim seni, çok seviyorum hala seni...



Bir sürü acı anımız da var elbet. Ama acılar da güzel seninle birlikte...20 yılın her saniyesi için çok teşekkür ederim sana Özlem’im...