Baba, dedim, elimdeki son pantolonun da ütüsünü bitirdikten sonra, bana para verebilir misin, çekime gidiicem de. Babam hiç bakmadığı gibi baktı bana; Lan dedi her hafta televizyona çıkıyosun, herkes tanıyo seni ama hala yol parasını benden alıyosun. Tamam, babam haklı ama benim planlarımda yoktu ki böyle bir kariyer planlaması?!
Üniversitedeyim, kaydım var daha doğrusu, henüz atılmamışım! Yapmıycam lan daha da tiyatro diyerek girdiğim sınıf öğretmenliği bölümünü bir an önce bitirip Ege’de bir dağ kasabasına tayin çıkartmak niyetindeyken daha 2. ay kendimi üniversitenin tiyatro topluluğunda bulalı 3 yıl olmuş… Bizim seçmelere girdiğimiz günden bir iki hafta sonra eski ekip hocayla kavga edip tamamen ayrılmış, biz ışık dekor sufle perde işlerine koştururken birden kendimizi sezon oyunları için sahnede bulmuşuz. Bir iki yıl sonra o eski ekiple yollarımız kesişmiş bir şekilde, artık onlarla bir tiyatro grubumuz var. Kafamıza göre işler yapıyoruz. Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinden beşini seçip oyunlaştırmışız misal , kendisini de çağırmışız mekana, öncesinde şiirlerini okuyoruz, sonra o küçük bir söyleşi yapıyor falan, bayaa entel takılıyoruz. İsmet Özel gelecek sonraki ay, çok heyecanlıyım ben. Bin farklı şekilde “Ben İsmet Özel, şair , kırk yaşında, her şey ben yaşarken oldu bunu bilsin insanlar” demişim, neredeyse derste yoklama kağıdına İsmet Özel yazıcam o derece… Hatta yanlış hatırlamıyorsam Cem Yılmaz, Bahadır Boysal ve Ahmet Yılmaz ilk söyleşilerini bizim mekanda yaptı.
Mekanın arkasında da bi arkadaş var, İhsan. İhsan’ın cast ajansı var. Müjdat Gezen, Savaş Dinçel falan Azmi diye bi dizi çekiyolar, İhsan’da buraya yardımcı oyuncu, figürasyon falan ayarlıyor. Ama konunun bizimle alakası yok. Biz “Dikkat Köpek Var“a çalışıyoruz o sıra. Akşamlardan bi akşam, “Yarın bi işin var mı?” diyor arkadaş. Yok diyorum, hayırdır? Yav bizim ekipbaşı hastalanmış, yarın da bi kaç oyuncu götürülecek sete, sen gidebilir misin başlarında diyor. Ekipbaşı ne, sete kendi gidemeyen adam niye oyunculuk yapar, ben tam olarak naapıcam anlamıyorum ama kader ağlarını örmüş işte. Giderim canım noolucak diyorum. 3 Ocak 1995 gününün sabahında görevim tam olarak 9’da AKM’nin önünden 5 arkadaşı alıp Güneşli Sokak’taki sete götürmek ve işleri bitene kadar başlarında bekledikten sonra orada olduklarına ve işlerini yaptıklarına dair bir kağıdı bilmem kaçıncı rejiye imzalatmak. Dizini adı Kaygısızlar!
Gittik, rejiyi bulduk, ajanstan geldik dedik. Tamam bekleyin ben çağırıcam dedi. Geçtik bi kenara. Aaa çay da var, içelim bari. Sigara da yaktım. Bekliyoruz. Bizim ajanstan Ali diye bi arkadaş var, onun da ufak bi rolü var, bi de Teoman var Ali’nin ekürisi ama ortalarda yok. Ulan diyorum şimdi arıza çıkarıcaklar. Neyse Ali’nin sırası geliyor. Üçüncü arkadaşın da sette ilk günüymüş. Yönetmen kadroda bazı değişiklikler yapmış yeni sezon itibariyle, eski oyuncuyu değil yeni birini çağırmışlar. Şoray Uzun adında bi arkadaş. Ben de babamın diktiği uzun laciverdimsi siyah paltomla kenarda Ali’nin de işini bitirmesini ve tiyatroya (o akşamlık ajansa) dönmeyi bekliyorum. Fakat sahneye giremiyorlar çünkü Teoman yok. “Sen yapabilir misin?” diyor sakallı adam, yönetmen olan. Oğuz Yalçın adı. Yaparım abi diyorum, ne var ki. (Ne var ki demiyorum tabii) Nihayetinde işi kurtarıcaaz, bi de ajans zor durumda kalmasın falan, tamam. Senaryoyu veriyolar elime, Oğuz Abi anlatıyor, şuradan yürüyün, burada durun konuşun, o köşeden çıkın. Kolaymış lan! Başlıyoruz sahneye, Kültigin bi şeyler diyor, Adam 1 (ki Ali oluyor o) bi şey diyor sonra da ben Adam 2 olarak lafımı söylüyorum: “Üç köşe yetmez, karelere bölelim abiiii!” sonra o köşeden çıkıyoruz, kestiiik!. Oldu mu? Oldu, teşekkürler.
Akşam ajansa gidiyoruz, daha biz varmadan reji aramış, ertesi güne de beni istiyolarmış. Devamlılık tabii diyorum içimden. Yok ondan değil de güzel olmuş o yüzdenmiş. Hadi yaa? Vallaaymış, bi de bölüm başı 1.000.000 TL veriyorlarmış. Oha, para da veriyolar. E yapiyim bari.
Hala da yapıyorum çok şükür…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder